ISTANBUL - Harbiden Haber

Nedîm’in İstanbul’u..

«Kaside der vasf-ı İstanbul»[1] - Divan şairlerimizden Nedîm’in fevkalâde kıymetli bir İstanbul şiiridir. Nedendir bilinmez... Mehmet Akif Ersoy, «Aziz İstanbul»un şairi Yahya Kemal (Beyatlı) “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar / Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar” diyen («Canım İstanbul» şiirinin sahibi) Necip Fazıl Kısakürek gibi büyük ve usta şairlerimiz dahil hiçkimse Lâle Devri şairi Nedîm’in bu şiirinden daha güzelini söyleyemedi İstanbul için. Belki de ancak Nedîm’in yaşadığı zaman diliminde yaşamak lazımdı da ondan..

Evet dostlar, belki bir gün bir hüzünlü şair beton yığınlarına bakarak “Şu güzel boğazın incisi muhteşem şehir, sen ne güzelsin ey İstanbul..” der ama arkasını getiremez.. Ya da getirmek istese, “Seni bu hale koyan, yeşili beton yapan Allah’tan bulsun ey İstanbul” der... Oysa Nedîm’in yaşadığı devirlerde İstanbul öyle miydi ya? Ahhh ahhh... «Ma‘lûmdur benim sühanım mahlas istemez / Fark eyler onu şehrimizin nüktedânları» diyen Nedîm’in ünlü kasidesi ise şöyledir:

Kaside der vasf-ı İstanbul

Bu şehr-i Stanbûl ki bî-misl ü bahâdır

Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır.

Bu İstanbul şehri öylesine eşşiz bir değerdedir ki, ona bir fiyat, bir baha biçilemez, (Onun) Bir taşına bütün bir Acem mülkü feda olsun.. (malûm elmas ve yakut da birer taştır. Şair burada İstanbul’un alelade bir taşını bile elmas ve yakut mesabesinde görür ki bütün Acem mülkünü verseniz değişmez.. REB)

Bir gevher-i yektâdır iki bahr arasında

Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezadır.

İki deniz arasında (bu şehir öyle kıymetli bir) tektaş pırlanta (elmas) parçasıdır ki, (Onu) Cihanı aydınlatan güneşle (bir terazinin kefelerine koyarak) tartsanız, uygundur, münasiptir, o buna lâyıktır..

Bir kân-ı ni‘amdır ki onun gevheri ikbâl

Bir bâğ-ı İremdir ki gülü izz ü ulâdır

Öyle bir nimetler kaynağı, menbaıdır ki onun cevheri talihtir. O öyle bir «İrem Bağı»dır[2] ki, o bağın (üzümleri gibi) gülü de çok kıymetli ve şereflidir.

Altında mı üstünde midir cennet-i âlâ

Elhâk bu ne halet bu ne höş ab u hevâdır.

(Her mü’minin Allah’tan dileği olan o güzel yer, o muttakiler için hazırlanmış olan) Cennet-i âlâ (İstanbul’un) altında mı, üstünde mi (bilmiyorum.. Şair burada da İstanbul’u Cennet’e benzetir, zira İstanbul hem çok güzel bir şehir, hem de İstanbul’da Cennet’le müjdelenmiş Eba Eyyûb El Ensârî başta olmak üzere nice sahabe vardır.. ) Elhak bu ne güzel durum, ne güzel su, ne hoş havadır. (Cennet’teki kevser gibi suları, tertemiz bir havası vardır..)

Her bağçesi bir çemenistan-ı letafet

Her gûşesi bir meclis-i pür-feyz ü âlâdır.

Her bahçesi bir güzellik çimenliğidir, her köşesi bir feyiz ve muhabbet meclisinde (toplantısında) gibidir..

İnsaf değildir anı dünyaya değişmek

Gülzarların cennete teşbih hatâdır.

Seni (Ey İstanbul) dünyaya değişmek insafa sığar bir şey olmaz.. Gül bahçelerini cennete benzetmek de yanlış olur. (Şairlik mübalağası; ‘Cennetten bile güzel’ diyor!)

Herkes irüşür anda muradına anınçün

Dergâhları melce-i erbab-ı recâdır.

O yüzden herkes muradına erişir İstanbulda.. Onda herkes muradına erer. (zira İstanbul’un) dergâhları; muradını dileyenlere, duâ edenlere müracaat kapıları gibidir..

Kalây-ı maarif satılur sûklarında

Bâzâr-ı hüner mâden-i ilm-i ulemâdır

Dükkânlarında (ticaret yerlerinde bile adeta) maarif kumaşı (bilgeliğin, ilmin irfanın gereçleri) satılır. İstanbul’da her yer hüner, marifet yeridir; adeta ilim-âlim ocağı gibidir bu şehr-i Stanbûl..

Camilerinin her biri bir kûh-i tecelli

Ebrû-yı melek anlara mihrâb-ı duâdır.

(Minareleri ile silüet olarak dikkat çeken) İstanbul’da sultanların yaptırdığı o güzelim san’at şahaserleri) Camilerinin her biri (sanki yüce Allah’ın Peygamberine göründüğü o tecelli yeri dağ) gibidir. Namaz-duâ için yapılmış mihrapları meleklerin kaşı gibidir..

Mescidlerinin her biri bir lücce-i envâr

Kandilleri meh gibi lebriz-i ziyadır.

(İstanbul’da o mübarek camilerin) Mescitlerinin her biri bir nur deryasıdır. Kandilleri ise dolunay gibi çok ziyalı (ışık seli gibi, ziyadesiyle aydınlık) yani nurlarla doludur.

Ser-çeşmelerî olmada insâna revan-bahş

Germ-âbeleri cânâ safâ cisme şifâdır..

(Yine çoğunu sultanların ve bir kısmını da hayırsever zenginlerin, paşaların yaptırdığı o) çeşmeler insana su gibi durmadan akan bir ihsandır, gayretli ve hamiyyetli bir halkın ruha ferahlık, cana şifâ olan ihsanıdır onlar..

Hep halkının etvârı pesendîde vü makbûl

Derler ki biraz dilberi bî-mihr ü vefâdır.

Halkının tavırları hoş ve zariftir çok beğenilir, (fakat şunu da) derler ki dilberleri (güzelleri) biraz vefasızdır.

Şimdi yapılan âlem-i nev-resm-i safânın

Evsâfı hele başka kitap olsa sezâdır.

Şimdi (kalkıp) yapılan bu yeni (Lâle devri) eğlence(lerini) âlemlerini anlatmak için müstakil (ayrı, başlıbaşına özel) bir kitap yazılsa yeridir.

Nâmı gibi olmuşdur o, hem sâ'd hem âbâd

İstanbul'a sermâye-i fahr olsa revâdır.

O, adı gibi (Sa’d-ábâd) hem kutlu, uğurlu; hem bayındır, şen bir yer olmuştur (ki bu durum) İstanbul için bir övünme, gurur sermayesi olsa gerektir, onun hakkıdır bu..

Kûhsârları, bağları kasrları hep

Gûyâ ki bütün şevk u tarab zevk u safâdır.

Dağları, tepeleri, bağları, kasırları (küçük bir saray gibi olan o güzelim köşkleri) hep, yalnız coşku, neşe, zevk ve eğlence doludur.

İstanbul'un evsafını mümkün mü beyan hiç

Maksûd hemen Sadr-ı kerem-kâre senâdır.

(Ya, Allah aşkına siz ne diyorsunuz?) İstanbul'un (bütün güzellik ve) niteliklerini anlatmak hiç (böyle bir kasideyle falan, kolayca) mümkün müdür? Maksad, kerem sahibi asil ve cömert olan sadrazama dikkat çekmektir, ona duâcı olmaktır..

Ey Sadrı cihan-bân ede Hak devletin efzûn

Kim devletin erbab-ı dile lûtf-ı Hûdâdır.

Ey cihanın koruyucusu, Allah mutluluğunu arttırsın. Senin devletin (yönetimin) gönül ehline Tanrı'nın bir lûtfudur.

(Kasidenin burada son beytine kadar –son beyit hariç− olan mısraların açıklamalarını yapmadım, onları da edebiyat öğrencileri hazırlasınlar inşa’allah)

Dâmâd-ı güzîn-i şeh-i zî-şân-ı felek-câh

Fahrü'l-vüzerâ âsaf-ı ferhunde-likâdır

Hem-nâm-ı Halîl olmağ ile zât-ı şerîfi

Ahdinde cihan pür-ni‘am-ı cûd u sehâdır

Devşirmededir saçdığı ihsânı şeb ü rûz

Pîr-i felegin onun içün kaddi dütâdır

Ser-pençesinin nâmı lisân-ı küremâda

Deryâ-yı himem kân-ı kerem bahr-ı atâdır

Endîşesinin künyesi tûmâr-ı nesebde

Nûr ibni süheyl ibni reşad ibni zekâdır

Bîm-i ser-i şemşîr-i dırahşan güherinden

Sîmâ-yı ehâlî-i sitem kâh-rübâdır

Hâtem-sıfatâ tab‘ u dil ü dest-i kerîmin

Deryâ-yı himem kân-ı kerem ebr-i atâdır

Feyz-i eser-i sâgar-ı dest-i kereminden

Şahs-ı felegin çehresi yâkut-nümâdır

Ey sadr-ı keremkâr ki degâh-i refî‘in

Erbâb-ı dile kıble-i ümmîd ü recâdır

Sensin o cihan-sadr felek-pâye ki dâ'im

Dergâhına ikbâl ü şeref perde-güşâdır

İhlâs ile bendendir eyâ sadr-ı keremkâr

Kullukdur onun pîşesi dahı neye kâdir

Devrinde senin fırka-i erbâb-ı ma‘ârif

Âsûde-i cevr-i felek-i bî-ser ü pâdır

Iydın ola ikbâl ü sa‘âdetle mübârek

Günden güne ikbâlin ola gün gibi zâhir

Sadrında seni eyleye Hak dâ'im ü sâbit

Hep âlemin etdikleri şimdi bu du‘âdır

Ey sadr-ı cihanbân ede Hak devletin efzûn

Kim devletin erbâb-ı dile lutf-ı Hudâdır

Ezcümle Nedîmâ kulun, ey âsaf-ı devrân

Müstagrek-ı lûtf u kerem ü cûd u atâdır.

Hasıl-ı kelâm, ey bu devrin Âsaf’ı[3]; Nedîm isimli bu kölen, gönül sahipleri arasında cömertçe verdiğin hediyelere gark oldu (ziyadesiyle senden memnun oldu).

Süheyl Salihzâde − haberkalem.com  − 10 Ocak 2013



[1] Tam olarak söylemek gerekirse bu kasideyi, «Der-Vasf-ı Sa‘d-âbâd u İstanbul Der-Zımn-ı Medh-i İbrahîm Pâşâ» olarak telafuz etmeliyiz. Sa’d-âbâd (İstanbul’un Kâğıthane de denilen haliçteki semtidir, eskiden eğlence, mesire yerlerinin başında gelirdi) Zımn-ı Medh-i İbrahim Paşa demek, açıkça değil gizli olarak mısraların arasına ima yollu alınmış olarak İbrahim Paşa’nın da medhi demektir. Ancak tarihi bilgisiyle şair Nedim ile damat Nevşehirli İbrahim Paşa ilişkisini bilmeyen bunu öyle kolay anlayamaz.. Kaside’de bu şekilde devrin padişahı III. Ahmed de methedilmektedir.

[2] İrem Bağları ve Şeddad bin Âd: Hazret-i Muâviye (r.a) zamanında Abdullah bin Kilâbe adında bir şahsın devesi kaybolmuştu. Abdullah devesini ararken, olağanüstü bir bahçe gördü. Duvarları cevherlerden örülmüştü. O cevherlerden bir miktar aldı ve Hazret-i Muâviye’ye (r.a) getirdi. Binlerce yılın tozunu toprağını üzerinde taşıyan cevherler işe yaramaz olmuşlardı. Ateşe koydular. Yandıkça misk ve amber kokusu geldi. Bu kokudan anladılar ki, cevherler İrem Bağına aittir. (İrem Bağı, Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd Kavminin reisi olan ve Hûd aleyhisselâma inanmayan Şeddâd bin Âd’ın, “Yâ Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı Cennetle öğünürse, ben de bu dünyada bir cennet yapayım ki, onun Cennetinden daha şâhâne olsun!” diyerek dünya servetini dökerek yaptırdığı bir bahçedir.) Hazret-i Muâviye (r.a) derhal Abdullah’ın yanına bir ekip verdi ve tekrar İrem Bağına gönderdi. Ne kadar cevher varsa alıp getirilmesini emretti. Fakat Abdullah ve arkadaşları ne kadar aradılarsa da, İrem Bağını bir daha bulamadılar. Bu sırada Hadramut şehrinin kadısı olan Gufl bin Azle, hazreti Muaviye’ye “Ben babamdan şöyle işittim ki, Hadramut şehrinin gün batısı tarafında bir mağara vardır. O mağaranın kapısı denize açılır. Şeddâd’ın kabri o mağaranın içindedir” dedi. Bu defa bahsedilen mağaraya bir grup gönderildi. Bunlar, mumlar yakarak bu mağaraya girdi. Burada taştan kesilmiş geniş ve yüksek bir ev vardı. Evin içine girdiler. Taştan bir taht üstünde bir adamın yattığını gördüler. Üstüne de altın yaldızlı bezden dikilmiş bir kaftan örtülmüştü. Anladılar ki, burası Şeddad’ın kabriydi. Yanında bir altın levha gördüler. Levhada şunlar yazıyordu: “Benden ibret alasınız!” Ey ömür uzunluğuna mağrur olanlar! Ve ey şevketine ve kuvvetine inananlar! Ve ey mülk çokluğuna ve asker gücüne dayananlar! Bilesiniz ki ben Âd oğlu Şeddâd’ım! Kuvvetime ve malıma dayanırdım. Dünya mülkü benimdir sanırdım. Cihan padişahları benden korkularından emrime boyun eğerlerdi! Hûd aleyhisselâm geldi. Bizi azgınlık içinde buldu. Bizi dinine davet etti. Fakat biz kuvvetimize güvendik de, onun sözüne itibar etmedik. Ona asî olduk. Sonunda gökten bir hışım indi. Ordumu da, beni de helâk etti. Halimi göresiniz. Benden ibret alasınız!”

[3] Âsaf, Hz. Süleyman'ın cömertliğiyle ün salmış veziridir. Şair İbrahim Paşa'nın kendisine son derece cömert davrandığını ifade ediyor. Vezirler için Âsaf'a benzetilmek büyük bir övgü olmalıdır. Şair bilinen bu olayı ve şahsı hatırlatmak için telmih sanatı yapıyor.

Sayfa 6782 defa okunmuştur.
Diğer İlgili Sayfalar
YukarıGeriAna Sayfa

ALINTI YAZILAR

Tüm Yazarlar

YAZARLARIMIZ

Tüm Yazarlar

Facebook